Merhaba...
BİVEFA olmamak adına yeniden ve yine beraberiz.
Hoyrat çırpınışlar ve serüven girdabına girmiş ALBATROS kuşları gibi mekânından uzaklaşan, biteviye aklımız ve de gönüllerimizden çıkarmadığımız, hayallerimizin kenar süsü gibi o çocuklukta geçirdiğimiz zaman dilimlerini unutabilmek mümkün mü? Saygıyla, sevgiyle yâd ettiğimiz o gün insanlarını ancak belli yaşlarda anlayabilmenin buruk sevincini itiraf ederken, ölenlere rahmet, minnet duygularımla yaşayanlara da sağlık dilerken şükranlarımı dile getirmek istiyorum.
Doğal olarak, site EVRENYE 'lilerin sitesi olunca, Evrenye ve çevresini bildiğimiz kadarı ile yazarak anlatıyor olmalı ve şu soruyu sorgulamalıyız kendimize: BAKARKEN GÖREBİLİYORMUYUZ...
Ben ne kadar bakabilmiş ne kadar bakarken görebilmişim, çocukken baktıklarımda neler görmüş neler takılı kalmış hangi panorama asılı kalmış, hep onu anımsar onu yâd ederek anlatmışımdır.
Evrenye'ye sizler farklı yerlerden bakıp şimdilerde mukayese edebiliyor musunuz? Sandal ile denize açılıp baktınız mı? Göfer tepesinden, Şirvan’dan, Ayvat köyünden, Güde’den, Değirmeçler’den, İlişi’den, İnebolu limanının ucundan ya da Keti türbesinden baktınız mı? Şimdilerde otomobilinizle gidecek yollar var, arabası olan için büyük nimet yapılan yollar, ama bizler bahsi geçen bölgelere yürüyerek gider, saatlerce bu muhteşem manzaranın keyfine varıp hayretle müşahede ederdik, Güneşin denizden doğup, denizden battığını pek azımız görebiliriz hâlâ.
Bu gün orta yaşın üzerindekilerin hatırladığı bir dolu yaşananlar ya unutulup terk edildi yada vurdum duymazlıkla yüz yüze, köy fırınlarından gelen ekmek kokuları yok artık, esmer buğdayın unundan yapılan ekmeği bir çok insan unuttu bile, yerlere düşen dut ve incirlerin üzerinde raks eden arıların seslerini görüp duyabiliyor muyuz acaba, kaçımız akşam vakti kuşların yuvalarına çekilmiş hallerinde çıkardıkları seslerden muhteşem bir konçertonun (bestelenmiş müzik gibi) farkına varabildik, akşam vakitlerinde her evin bacasından tüten dumanın içindeki kurumuş defne yapraklarının baharatlı kendisine özgün kokusunu içimizde duyabildik, ırmak kıyısındaki kurbağa vıraklamalarıyla güne veda ederken çekirgelerin sesleriyle, aynalı gaz lambasının fitili az a indirilerek yada küçücük bir idare lambası alevinin raksıyla uykuya başlamanın keyfine kaçımız varabildik. Cuma gününün kalabalık insan trafiğine duyduğum özlemi tarif etmem mümkün değil, bu günkü gibi yol yok, ilişi, Abana ve İnebolu’dan, motorlarla gelen insanlar, Deliktaş, Dörkeni, denilen yerlerden 6 saat 8 saat yürüyerek alış verişe gelen insanlar. Aşağı köprünün hemen yanındaki (mezbaha) salhanede kesilen, kasaplık büyükbaş hayvanlar ve ırmak boyu atlar, katırlar ve merkeplerin dizi dizi bağlandığı yerlerdeki manzara, zaman zaman merkeplerin avaz avaz adeta isyan edermişçesine anırmaları, kadınlar pazarındaki insan trafiği ne ararsan bulabileceğin cinsten meyve, sebze dondurmacı Cahit Abi’nin 5 kuruşluk külah dondurmasını yiyebilmenin zevki, Hüsna’nın fırınından beyaz ortası delik çörek almak adeta ünlü baklavacının baklavasını alıp yemek gibi… Hey hayat, GEÇMİŞ BİR ZAMAN OLUR Kİ, HAYALİ CİHAN DEĞER... Şimdilerde neler görüyor neler yaşıyorsunuz diye sormayacağım ama benim heyecan ve hayretlerimle müşahede ettiğim o eski yaşadıklarım o eski olgulardan eser yok adeta... Milenyum denilen bu zaman diliminde bireyi üstün tutan ve çekirdek aile yapısını parçalayan yeni Dünya sisteminden ne yazık ki bizlerde yavaş olsa da nasiplenip eciş bücüş, karmakarışık uyum sağlamaya çalışıyoruz.
* * *
Aşı boyalı evler ve gri renkli çatıların yerini, beton evler, kırmızı ile oran renkleri arasında gidip gelen ömrü az olan kiremitlerin döşendiği çatılar, yöreye ve dokusuna uymayan, estetiği ile uyum sağlamayan, apartman mı, köy evi mi, villa mı ben adlandıramadım, bir yerlerden esinlenerek, çizimi yöredeki taşeronlara anlatılarak yapılmış adeta, bazılarında şapel çıkıntıları bile görünüyor. Ben bakarken bunları görebiliyorum. 5 kıtada çok ülke gördüm, yaradanım nasip etti, hamdolsun, ama hiç bir ülkede bizim dokumuzun bozulduğu kadar bozulmaya müsait bir ülke görmedim, hangi ülkeye hangi yöresine ait olduğu bilinmeyen içinde yaşanılan mekanlar adeta geçimsiz, yaramaz çocuklar topluluğunu andırıyorlar, renkleri, konumları o kadar farklılık arz ediyorlar ki, yarınlarda çocuklarımız, torunlarımız şaşkınlık içinde bu gelişigüzel bu çarpık dokuya bir mana veremeyecekler.
Evrenye’liler çok göç vermelerine rağmen bir çoğu emekliliklerinde geri gelip ömürlerinin sonlarını da köylerinde geçiriyorlar. Bu genelde Karadenizlilerin ortak sevdaları ve de arzuları, şunu da iyi biliyorum ki, yaşlılar beton yığını içinde yaşamayı asla arzu etmiyorlar. Ahşabın insan sağlığıyla birebir örtüştüğünün de farkındalar.
Bakarken görebilmek adına saygılar sunuyorum.
Candede…
|